Ana içeriğe atla

Şirketim Güzel Şirketim

İlk kez Hafıza Kırıntısı serisine bir saplama yapıp başka bir konuda "Fikrimi" belirtiyorum. Çünkü doldum yine. Bir şekilde boşaltmam lazım zihnimi. Çünkü bu beni rahatsız ediyor.

Son zamanlarda, yıllarda ülkede bir girişim saçmalığı almış başını gidiyor. Saçmalık diyorum çünkü yapılan organizasyonlar oluşturulmaya çalışılan girişimler vs hepsinde ciddi yapısal ve fikri sorunlar var. Ülkede ,genel olarak en iyisini yaptığımız, sadece "mış gibi" yapıp olayı kapatıyoruz. Doğal olarak bu işinde piyasasında ve sektöründe burada saymayacağım bir kaç kafada, şanslı tipler var. Onlarda şişik egolarını dahada katlamak için yoğun çaba içerisinde. Ama ortada iş filan yok. Sadece "yaparmış gibi yapmak" var. Yoğun bir şekilde yüksek meblağlar dönüyor ortada. Ama bu kimin parası nasıl ortaya çıktı soran yok. Bunlar olurken bu tiplerde burada oluşturulan bol "aaayyy ne başarılı. Biliyor musun sıfırdan gelmiş." kalesinde mutlu mesut hiç bir işe yaramadan yaşıyorlar. Gençler arada saf temiz masum kuzular gibi kurtlar tarafından paylaşılıyor. Ya beyinleri ya da fikirleri bir çırpıda yok ediliyor bu kurtlar sofrasında. Emek, beyin ve fikir sömürgenliğini "girişimcilik, Yatırım Sermayesi, Angel Investor, fanfanfan finfon fon" gibi saçma sapan Amerikan devşirmesi terimleri altında bu ülkede yaşanmasına ben karşıyım. Ortada çok ciddi bir sömürme hali var.

Hemen oradan sosyalist arkadaşlar ya da kendini öyle sananlar zıplamasınlar. Ben piyasa ekonomisine inanan bir insanım. Hatta 15 yıla yakın bir zamanını akademi vasıtası ile kamuda geçiren birisi olarak diyorum ki "Özel Sektör, Güzel Sektör" (Bu alıntıdır) Ama mantıklı ve makul devlet politikaları ile makul ve mantıklı bir şekilde müdahale edilen milli, üretken, safi kapital getiren değil, değer üreten modern bir piyasa ekonomisi sistemine inanıyorum. Şimdi burada uzun uzun açmayayım bu sistemi bu yazı ile alakası yok ayrıca tartışmaya da lüzum yok.

Ayrıca Girişimcilik EkoSistemi(!) hakkında uzaktan atış yapmıyorum. Benimde 1/4 ortağı olduğum bir AR-GE şirketim var ve burada iftiharla söylüyorum ki; Ne Angel Investor'umuz, VC'miz ıvır zıvırımız var, Ne acayip tasarımlı bir ofisimiz var, ne kemik gözlükler takıyoruz, ne vücutlarımıza oturan bisiklet yaka kazak altına gömleklerimiz var ne de pahalı canvas pantolonlarımız. Kaldı ki hepimizin vücutları da öyle sporcu vücudu filan değil. Türk tipiyiz hepimiz. Ne pahalı spor salonlarında arz-ı endam ediyoruz, ne ofiste ya da sağda solda Espresso denen çok kavrulmuş ince çekilmiş o garip tadlı kahvenin krema ile çeşitli miktarlarda harmanlanması ile oluşan adlarına Moccachino-Cappuccino-Machiato-Latte denen ama aslında sütlü kave(!) olan "saçmalıkları" tüketiyoruz ne de tüm bilgisayarlarımız ve telefonlarımız "Elmadan". Instagram hesabımız yok, Facebook sayfamız, Twitter sayfamız yok. Hatta bir web sitemiz bile yok. (Bunların hepsini yaptık ancak bekletiyoruz.) Neden peki ? Daha henüz 001 no'lu faturayı kesemedikte ondan. Ama az kaldı keseceğiz. Neden böyle yapıyoruz? Çünkü inancımız süslü mottolar arkasına sığınmak, hiç bir "değer üretmeden" dijital medyanın pazarlama sihirini kullanarak "mış gibi yapmak" istemiyoruz da ondan. Ne insanları ne de kendimizi kandırmak istemiyoruz...

Ülkedeki  hiç bir girişimcilik, yüksek teknoloji ıvır zıvır etkinliğine, konferansına da katılmıyoruz. Katılmayacağız. Çünkü bunların gerçekliğine inanmıyoruz. Sebebi burada "iş yapılmıyor, bir şey, değer üretilmiyor" hasbelkader bir şekilde bir yerlere gelmiş garip C - tipi insanlar (CEO,CFO,CMO, CTO adları böyle üç harfli oluyor ya. Daha uzunlarıda varda.. neyse..) buralarda kendilerini oluşan cemiyet içerisinde tatmin ediyorlar. Bundan sonraki konfor alanlarında hiç bir işe yaramadan çalışmadan üretmeden yaşamaları için bu tarz organizasyonlar gerekli. C-Tipi insanlar böyle yerlerde yaşarlar çünkü. Çoğu bir şekilde orada ve sadece kendi egolarını tavan yaptırma ve nasıl kazandıklarını hala anlayamadığım gelirlerini şişirme, etrafa ne kadar doğru olduğu bilinmeyen cirolarını oradaki transa geçmiş gariplere anlatma, adına iş modeli denen ,moronlar için para kazanma dersleri  anlatıp kendilerini tatmin etme derdindeler.

Biz kendimizi bu şekilde C-Tipi olarak görmüyoruz. Bu tarz şeylerin afyonlu olduğuna inanıyoruz. Kendimizin zaten doğarken kulağımıza söylenen isimleri var bir de kafadan saçma sapan unvanlar uydurmak niyetinde değiliz kendimize. Safi unvan için, kar için, paranın satın alabileceği diğer basit şeyler için yaşayan,üreten insanlardan değiliz. Zaten akademiden gelen ,şahsen benim mecbur kalmadan kullanmadığım, bir kaç unvanımız var. Şirkette iş bölümü, yetki dağılımı ve bunlara da havalı içi boş tanımlamalar yapma derdinde de değiliz. Elbette Şirket büyüyünce bu tarz bölümlemelerde herkesin anlayabileceği içi dolu gerçek tanımlar getireceğiz. Herkes aynı yetkide herkes yaptığı her harekette önce şirketin menfaatini, şirketin mali yapısını ve bu çatıda yaratılan, yaratılacak olan "değerleri" düşünerek hareket etmek zorunda. Dolayısı ile önce şirketin varlığı, değerleri sonrada diğer şeyler geliyor. Eğer bu kafa yapısı ile gidiyorsanız yani çabanızı, beyninizi, fikirlerinizi egonuzdan soyutlayıp kendinizi başka üst bir şeye angaje ediyorsanız, yani adıyorsanız (Örneğin şirketi ayağa kaldırmak onu ve ürünlerini "değerli" bir hale getirmek) işte o zaman her şey değişiyor. Biz hanusilasyon görmemek için çok çabalıyoruz, sadece hayal kurmaya gayret ediyoruz. Hayal nedir.? Şirketi gelecek nesillerimize bırakacak bir "değer" haline getirmek. Ciroları şişirmek pazar payını arttırmak, satışları patlatmak, hedef adı altında hesaplaması bile mantıklı bir nedene, analize dayandırılmayan satış hacimlerine ulaşmak için çırpınmak değil. İşte bu minvalde olaylara bakarsanız yukarıda saydığım o bir sürü şeyle de dalga geçme ve bunları önemsememe durumuna geliyorsunuz. Çünkü saçma geliyorlar. Çünkü bu güne kadar gördüğümüz tüm C- tipleri saf egoistten başka bir şey değildi. Hizmet ettikleri - yada kendilerinin öyle düşündükleri- o şirketlerin hiç birisinin aslında onlar için bir önemi yok. Kendilerininkiler bile. Kariyer denen o saçma, gereksiz, İş/zaman çizelgesine ekledikleri bir unsur sadece bunlar. Emin olun o kadar. Neyse daha fazla uzatmayayım o konuları.

Sürekli Değer'den bahsediyorum da bu değer nedir. Ülkedeki işletme kitaplarının neredeyse tamamında (bilmediğim bir ikisi olabilir diye tolerans verdim) işletmenin tanımı farklı kelimeler kullanılsa da "İnsan ihtiyaçlarını tatmin etmek için mal ve hizmet üreten ticari kuruluşlar" olarak tanımlanır ve işletmenin bir numaralı amacınında "Kar elde etmek" olduğu ifade edilir. Son zamanda biraz bu katı ve korkutucu amaçtan uzaklaşarak bir numarayı "Sürdürülebilir uzun dönemli kar elde etmek" olarak esnettiler, süslediler. Sürdürülebilirlik gibi benim anlayamadığım bir kavram getirdiler. Doğaya, insana saygılı etik işletmeler (!) gibi abuk sabuk bir sürü tanımlar getirdiler sanki bunları yapmamız mecbur değilmiş gibi. Ancak hiç bir literatür işletme tanımını yaparken "İşletmeler önce içinde bulunduğu topluma ve bu toplumun ekonomisine bir değer üreten, sonrada tüm insan alemine ve dünya ekonomisinde bir değer üretmek maksadı ile kurulan kuruluşlardır" demediler. Buna benzer bir sürü laf ediliyor literatürde ancak hiçbirisi işletme tanımı içerisinde geçmiyor. Çünkü yazılan kitaplar ve bunların sunduğu bilgiler(!) de vahşi, turbo, acımasız kapitalizmin işletme ve ekonomi kitapları. Hoş ülkede yazılan işletme ve ekonomi kitaplarının neredeyse tamamı özensiz şekilde hazırlanmış, hayatında bir işletmenin herhangi bir kademesinde stajyer olarak bile çalışmamış, çocukluğunda bir simit bile satmamış akademisyenlerin hazırladığı, babaanne bilgileri içeren, birbirlerinin sadece çok kötü replikaları olmasıda ayrı bir konu.

Bizim Akademide henüz Makul, Mantıklı, Sağ Duyulu, "Rasyonel Fayda dan ziyade Anlaşılabilir ve Aktarılabilir Değer" üreten sakin ve huzurlu Kapitalist sistemin Ekonomi ve İşletme Kitapları yazılmadı. Yazılanlarda hali hazırdaki akademi ya da ekonomik sistem tarafından ya anlaşılmadı, ya da akademinin tozlu kütüphanelerinde ya tez olarak, ya konferans bildirileri olarak, makale çalışmaları olarak çürüdü gitti gidiyor.

Şirketimizin kurucuları olarak bu kitapların yazarları ve eleştirdiğim diğer meslektaşlarımız gibi "safi kamu menşeli akademisyenlerden" olmamak için ve zamanı gelince de  eleştirel zeki bir beynin bizi "haklı olarak" yerden yere vurmaması için aldığımız eğitimin gereği olarak, her kendine güvenen işletmecinin, ekonomistin yapması gerektiği gibi, gerçek piyasaya bir giriş yaptık. Bizde bundan sonra sahip olduğumuz külliyatı gerçek iş dünyası ile birleştirip yeniden bir öğrenme, yenilenme sürecine gireceğiz. Hem piyasadan ve piyasa insanlarından yeniden öğreneceğiz. Bildiklerimizi gerçek bilimsel metodlar ile öğrendiklerimiz ile birleştirip ürünlerimiz ve hizmetlerimizin kalitesini arttırarak, bilim insanı kimliğimize yakışır şekilde işler yapmaya çabalayacağız. Çünkü ülkemizde Akademi ve Piyasa birbirlerinden çok kesin çizgilerle, kalın duvarlarla ayrılıyor. Eğer öyle olmasa İİBF mezunları diye bir dert ortaya çıkmazdı ülkemizde. Bu derdin bir kısmıda bize ait kabul edelim. Sonuçta bizim bunu yapmamız gerekliydi. Çünkü kendimizi daha odalarımıza kütüphanelerimize kilitleyerek gerçek dünyadan bi-haber,eskimiş teoriler ve bilgiler içerisinde, sıkıntıdan birbirimizin kuyusunu kazmaya çalışarak, anlamsız çekişmeler ve ilişkiler içerisinde, Olimpos dağının tepesindeki tanrılar gibi soyut bir hayat yaşamaya daha fazla tahammül edemezdik. Sanırım Prometheus ruhu var hepimizde...

(Not: Elbette bizden çok önce Prometheus olmuş ve bizden şu anda bilgi, tecrübe ve piyasada ,doğal olarak, mali açıdan kat be kat daha iyi durumda Akademisyenlerimiz, hocalarımız var ancak bunların sayısı genel anlamda çok az olduğundan bu yazıda dikkate alamıyoruz kendilerini, tenzih ediyoruz.)

Değer'e döndersek; Bunu bir kaç unsur içerisinde değerlendirilmesi gerekiyor. Bunlar; a.Mali Değer b.Ekonomik Katma Değer, c.Entellektüel Değer.

Mali  Değer ile kasıt; bildiğimiz klasik anlamdaki varlıkların para cinsinden ederi. Binalarınız, Cirolarınız, Defter Karlarınız vs.  Ekonomik katma değer; firmanızın üretimi ile önce bölge sonra ülke sonrada dünya ekonomisine yaptığı katkı ile hesaplandıktan sonraki ortaya çıkan gerçek firma ederi. Son olarak da entellektüel değer,  üretiminizde kullandığınız bilgi, tecrübe, çalışanlarınızın bilgi düzeyleri, onların bu bigiyi üretimde anlamlı bir hale getirme becerileri ve sizin bu ortamı yaratabilme becerinizi ve sürekliliğinizi oluşturuyor.

Bu sıralamayı sondan başa doğru değerlendirmek gerekli. Sizin birinci önceliğiniz şirket içerisinde Entellektüel değer üretebilecek kapasiteyi, atmosferi yaratabilmek ve bunu işletebilmek. Örnek vermek gerekirse bizim şirketimiz bir akademisyen şirketi. Hepimizin gerek zaman gerekse de emek açısından ciddi akademik bir edere sahip. Bu ederin olabilmesi için toplam hepimiz 70 sene civarında çalıştık. Yani hepimiz bu halimize gelebilmek için ortalama akademide 17,5 sene durmadan çalıştık, çalışıyoruz. Hepimizin Ekonomi ve İşletme alanlarında Dr. unvanları var. Şirket kurulalı 6 ay bile olmadı. Ama şimdiden bünyesinde 70 senelik bir bilgi külliyatını, emeği bünyesinde barındırıyor.

Bu entellektüel sermayenin yapacağı yatırımlar yani üretimler yani hepimizin kendi uzmanlığını konuşturup ortaya çıkartacağı işler de elbetteki piyasada genel anlamda salt kar amacı ile geliştirilen ürün ve hizmetlere göre epey farklı olacaktır. Bu sermaye gücü ile ürün ve hizmetleriniz piyasada bir anlamı olan piyasaya, sektöre ve insanlara bir anlam bir özellik katan eşsiz ürünler haline gelmesini sağlamamız gerekli. Bu da şirketin Ekonomiye Olan Katma Değerini arttıracak ana unsur olacaktır. Gerçekten bir "değer" üreten ekonomik sistemi geliştiren işler yapan bir şirketin de mali durumunu artık varın siz düşünün. Evet şu anda duran varlıklarımızın ederi çok düşük ancak Entellektüel sermayemizin değeri çok yüksek. Ağzımızın fırın kapağı gibi açık halde dinlediğiniz Amerikan malı başarı hikayelerinin arkasında aslında bu Entellektüel sermaye var. Sandığınız gibi Liderlik değil. Adamlarda bilgi var. Üretilmiş, ya da türetilmiş bilgi var. Ve bu sürekli üretiliyor, türetiliyor. Karizmatik liderler ıvır zıvır, bunlar PR (halkla ilişkiler) faaliyetleri (Bir ara bu Liderlik konusu hakkında da ezber bozan bir şeyler yazacağım. Fakat o konuda biraz daha dolmam lazım.).

Entellektüel sermayeyi biraz açıklamaya çalıştıktan sonra belki hemen aklınıza yazılım, yüksek teknoloji vs gibi sektörler ve bu sektörlerdeki şirketler geliyor haklı olarak. Bize öğretilen hep Entellektüel Sermayenin sadece bilgi ekonomilerine ait olan şirket tiplerinde işe yarayacağı. Ancak bu o kadar da doğru değil bana göre. Düşünceme göre eğer bir ekmek fırını bile çalıştırsanız eğer o alanda Entellektüel sermayeniz eksik ise yani bu alandaki bilgileriniz eksik ya da alan bilgisi açısından sürekli bir gelişim sürecinde değilseniz o zaman o fırının ne ekonomik bir katma değeri olacaktır nede mali bir ederi. Evet, ekmek üreteceksiniz ancak sizin diğer fırın rutini işletmelerden hiç bir farkınız olmayacak. Benim tabirimle; "Kapitalist Hayvandan" hiç bir farkınız olmayacaktır.

Nedir Kapitalist hayvan? Kapitalist sistemin özü piyasa karı çevresinde dönmekte. Kar kavramını doğadaki yaşama eşlersek o zaman Kapitalist Hayvanı anlamak daha kolay olur. Hayvanların tamamı neden hayatta olduklarının, neden yaşadıklarının, yaşamının çevresinin ne olduğu konusu ile ilgilenmez. Çünkü bunları anlayacak bir bilinç yapıları yoktur. Bilişsel yetenekleri bu çerçevede evrilmemiştir. Hayvanlar bilinçsizce yaşarlar. Yaşamları içerisinde de yaşamda kalmak adına bir takım bilinçsiz otomatik davranış sergilerler. Bunlar temel olarak Üremek, Yaşamak için Yemek, Yemek için Öldürmek üçgeninde gezer. Bizim hayvanlardan farkımız ise önce kendimizin sonrada çevremizin farkında olmamızdır. Kendimizi ve çevremizi zekamız ile anlamaya çalışmamızdır. Felsefe dediğimiz, Ahlak dediğimiz bilişsel süreçler geliştirebilme yeteneğimizdir.

Piyasada sadece saf kar peşinde olan ve bunun için sadece içgüdülerini kullanan, kendi ticari değerinin ya da piyasasının, ekonomisinin farkında olmayan, iş, meslek ve çalışma ahlakı olması gerektiği gibi gelişmemiş ticari canlılar kapitalist hayvandan başka bir şey değildir.

Fırına dönersek; Fırının finansal tablolarındaki karlılık oranları ve duran varlık yatırımlarının fazlalığı ,satış hacimleri sizi yanıltmasın. Bunlar yüksek olabilir ancak uzun dönem içerisinde mutlaka bu varlıkların ve varlık kalemlerine neden olan kaynakların değerlerinde azalmalar, erimeler meydana gelecektir. Yani saf satış ile saf kar edemeyecek ve ticari olarak ölecektir. Uzun dönemden kastım iktisadi uzun dönem yani bir faktörde meydana gelen değişmenin olduğu dönem. Bu faktörün değişmesi zamandan bağımsız olarak meydana gelir. Örneğin bir hafta içerisinde faiz değişti ise buda iktisadi olarak uzun dönem diye geçer ya da bir sene içerisinde hiç değişmedi bir sene sonra değişti ise buda uzun dönemdir... Yani dönemin uzunluğu için zaman önemli değildir. Değişimin olması önemlidir.

Toparlarsak; Amacımız girişim yapmak, saf kar elde etmek, saf para kazanmak değil. Elbette para gerekli. Hatta soluduğumuz hava gibi. Hiç bir direkt mali ederi yok ancak onsuzda yaşayamıyoruz. Amacımız barındırdığımız entellektüel sermayenin piyasada bir ekonomik değer yaratacak hale getirilmesi, toplumsal anlamda sonraki nesillerimize aktaracağımız anlamlı ve üretken değerler yaratan bir kurumsal yapı çalışması. Yani çevremizin ve kendimizin farkında olarak Kapitalist hayvanların zekalarından daha üst bir zekaya ve bilince sahip Kapitalist İnsan olmak. Eğer gerçekten bu sahip olduğumuz zekamızı (burada zekadan kasıt entellektüel sermayedir)  doğru bir şekilde kullanırsak sanırım kar elde etmek ya da para kazanmak gibi "temel" bir amacımız olmayacaktır. Çünkü doğada da insanların temel amacı artık sadece yemek yemek, hayatta kalmak ve üremek değildir. Bunu yaklaşık 12000 sene önce bıraktık.

Benim tavsiyem diğer tüm meslektaşlarımıza, gençlerimize şudur. Eğer Prometheus olacaksanız ya da bir "girişecekseniz" bunlardan önce elinizdeki Entellektüel Sermayeyi bir değerleyin sonrada Bu sermaye ile oluşturulacak olan şirketin Ekonomik Katma Değeri'ni değerleyin. Eğer sizde iyi bir ekonomi ve hayat felsefesi, iyi bir ekonomi ve hayat görüşü, iyi bir yaptığınız iş ile ilgili akademik bilgi yok ise, bu durumda diğer sahip olduklarınızın ya da olacaklarınızın hiç bir anlamı uzun dönemde olmayacaktır. Ne girişimcilik konferanslarında gördüğünüz o şişik egolu insanlar ve garip hikayeleri ile anlamsız konuşmaları, ne kemik gözlükler, ne "Elma" bilgisayarlar ne içinde Video oyunu olan tuhaf ofisler nede havalı ama içi tamamen boş işletmecilik jargonları, ne saçma sapan best seller işletmecilik kitapları, multi milyarder "nasıl yaptım biyografileri" sizi kurtarabilir. Herşeyden önce işletmeler; eğlenme yeri değil, bilakis kan akıtma ter dökme ve gerçekten acı, ağrı çekme yerleridir. Çalışırken eğlenmek diye bir şey olamaz. Çalışırken ter dökülür, kan akar, acı, ağrı çekilir. Çünkü değerli ve devamlı bir şey yaratmanın maliyeti emek ve bilgi açısından hiç de ucuz değildir. Eğlenme ve diğer faaliyetler çalışmanın dışında gerçekleştirilir. Bunu unutmamak gerekli. Yani Konfiçyus yanlış diyor. Hayatta sevdiğiniz işi yaparsanız çalışmazsanız lafını bir kere daha düşünmek lazım.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Akademik Unvan Konusu

Eğer bu camiaya uzaksanız unvan/ünvan konusunun ne derecede (!) önemli olduğunu pek bilemeyebilirsiniz. Türk akademik camiasında unvan(bundan sonra böyle diyeceğim) her şeydir. Gerisi teferruattır. Bilenler bilir...

Demiştik. Unvan önemli diye. Akademisyenler içerisinde hayat, memat meselesi olan bu unvanlar ancak sahipleri tarafından bir türlü doğru yazılmaz ya da ne anlama geldiklerini - abartmıyorum -%80'i bilmez. Peki doğruları nedir? Bu yazının konusu bu olacak. Dilim döndüğünce.

Aslında akademik unvanlar ülkeden ülkeye hatta bilim dalından bilim dalına bile çok değişkenlik göstermekte. Aşağıda Engin Arık hocanın blogundan derlediğim genel bir unvan açıklaması var. Kaynaklar : [1], [2], [3], [4]

Öncelikle Unvan / Ünvan konusunu açıklığa kavuşturalım. TDK sözlüğüne göre doğru yazılış unvan. Yani isim, san manasında. Ünvan diye kullanımları da var ancak Türkçe Dili Resmi Sözlüğüne göre UNVAN.

Akademik unvanlar ülkemizde Resmi olarak 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu tarafından be…

Co-Creation Dedikleri Şey.

Aslında Türk iş dünyasının ingilizce, türkçe karışık saçma sapan jargonundan hiç hazetmem. Bana çok itici gelir. Ancak bu dünya da bu şekilde konuşmak sanki bir iştir ya da gerekliliktir. Ne kadar tuhaf ve acayip konuşursanız o kadar adam yerine koyarlar. Oysa ki sizi anlamışlar mıdır?. Kesinlikle hayır. Bu konuda benim çok sevdiğim bir yazı var. Merak edenlere buyrun buradan ....

2015 biterken

Herkesin adeti olduğu üzere sene sonu değerlendirmeler vs. bir çok şey yazılır. Ben protest bir tavır sergileyip yazmayacaktım. Yazacak pek bir şey yok açıkçası. Boktan sıkıntılı bir yıl geçti işte. Rutin de geçen bir yıl. Kendime katkısı elbette oldu, boş boş oturmadım. Pek çok şey yaptım. Kendi servetime(!) pek çok eklemeler yaptım, genişlettim. Önceki yıla göre kendimi çok daha farklı hissediyorum açıkçası. Ancak yaptıklarım şu durumda envanterini çıkartma gereğini duymadığım şeyler. Klasik her orta yaş ailesinde yaşanan şeyler bende de yaşandı. Annem ile Bababım ve hatta Annanemin hastalıkları (Babamımkiler daha ağırdı. Bir kaç kez direkten döndük :( ) çocuklar, iş ile ilgili saçma sapan bir yıl, %99'u aptal ve yarım akıllı meslektaşlarla, insanlara geçen, heba olan zaman ve sinirler derken bir yıl geçti. Bunlar bir yana biraz önce Twitter'da gördüğüm bir haber beni cidden çok üzdü. O yüzden bu blog girdisini yazıyorum.

Lamartine güzel bir laf etmiş. Demiş ki; "Bir i…